Ustayım Dedi Ekonomide Çırak Çıktı

Bir zamanların Belediye Başkanı, Başbakanı, şimdilerin Cumhurbaşkanı ama kendi deyimiyle “Başkanı” Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi adım adım tarihinin en büyük krizine götürüyor.

Erdoğan ve AK Parti, Türkiye’nin 2001 yılında yaşadığı, tarihinin en derin krizlerinden birinden sonra yapılan erken seçim ile iktidara geldi.  İlginçtir ki AKP’nin tek başına iktidarı ile sonuçlanan 2002 seçimlerine Türkiye’yi götüren süreci tıpkı 2018’de olduğu gibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başlatmıştı.

Merhum Bülent Ecevit Başbakanlığında kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu, 15 Temmuz 2002 günü MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından ‘erken seçim çağrısı’ yapılarak bozulmuştu. Ekonomik krizin gölgesinde yapılan açıklamada Bahçeli erken seçim istemiş ve 3 Kasım 2002 tarihini işaret etmişti. Oysa Devlet Bahçeli biraz sabretse, alınan önlemlerin meyvelerini AKP’nin yemesi mümkün olmayacaktı. Tam bir altın tepsi vakıası. 

İktidara gelen AKP’nin belki de yaptığı  en doğru iş, 2002’de alınan önlemleri uygulamaya devam etmek oldu. Uluslararası sermaye akımlarındaki uygun ortamı da arkasına alarak AKP, ekonomide önemli bir rüzgar yakaladı ve ekonomik büyüme ve istikrarı iktidarın en önemli yapı taşı yaptı.

Aslında, 2002 ve izleyen yıllarda AKP’nin çok fazla seçeneği de yoktu. Hala kuşkuyla bakılan, “takkiyeci” olarak adlandırılan bir partiydi. O yüzden AKP ve Erdoğan, 2002’de yapılan düzenlemelere ve AB hedefine sıkı sıkıya sarıldı. Uzun bir süre de bırakmadı.

Erdoğan, parti içinde ve Türkiye’de gücünü perçinledikçe, kendine olan güveni ve aynı zamanda zaman zaman ortaya çıkan kibri arttı. Ekonomik başarının sadece onun eseri olduğunu düşünmeye başladı.

Oysa gelen başarı 2002 yılında yapılan, bedeli başkalarınca ödenmiş yapısal düzenlemelerin,  “milletin” AKP’ye verdiği tek başına iktidar nedeniyle oluşan istikrar algısının ve o dönemde gelişmekte olan ülkeler lehine olan uluslararası sermaye akımlarının ortak bir sonucuydu.

Özellikle 2008’de yaşanan küresel krizden sonra AKP iktidarı bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde olan, devasa inşaat yatırımları ile ülke ekonomisini ayakta tutma ve büyütme yolunu seçti.

Türkiye’ye neredeyse akarcasına hızlı giren paralar uzun vadede verimliliğe ve üretime katkısı sınırlı beton yatırımlarına dönüştü. 

Evet, Türkiye büyüyordu. Ama sağlıksız büyüyordu. Sağlıksız büyüyen her şirket, kurum veya ülke gibi Türkiye ekonomisinin de geçmişte yaptığı yanlış kaynak tahsisleri ile yüzleşme günü elbette gelecekti.

Ancak, bu yüzleşme günü ekonomiye aldırılan geçici nefeslerle hep ertelendi. KOSGEB ve KGF kanalından piyasaya pompalanan kaynaklar, Kamu Bankalarının da açtığı musluklarla ekonomik krizi hep erteledi.

Son hamleler de 24 Haziran seçimleri öncesi yapıldı bitti.

Artık gerçeklerle yüzleşmek için gün sayıyoruz.

AKP iktidarının bir döneminde yatırım yapılabilir ülke konumuna gelen ve ciddi  miktarda yabancı yatırım çeken Türkiye, şu anda borçlarını ödeme yeteneği açısından yeniden “çöp” derecesine düşmüş durumda.

Erdoğan’ın “Usta”yım deyip çırağın bile yapmayacağı hataları yapması ülkenin uluslararası piyasalarda elde ettiği kazanımların neredeyse tamamını yok etmiş durumda. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi egosunu tatmin etmek, mutlak iktidarını sürdürmek uğruna yaptıklarının  bedelini tabii ki hepimiz ödeyeceğiz. Bu bedel emin olun ki 2001 krizinde ödenen bedelden çok daha yüksek olacaktır. 

Neden derseniz, Türkiye’nin yaşadığı sağlıksız büyüme ile 2018’de geldiği noktada her açıdan rakamlar büyümüştür. Koç Holding’in batması ile sıradan bir şirketin batmasının sonuçlarının aynı olması beklenemez. Ayrıca, 2001 krizi kamu kaynaklı bir krizdi. Büyük şirketlere yansıması sınırlı oldu. Şu anda ülkede özel sektör ve hane halkının borçluluk oranları o kadar yüksek ki krizin getireceği yüksek faiz ortamının bedeli de çok ağır olabilir.

Türkiye’nin önde gelen holdingleri ve şirketleri bankaların kapısında yeniden yapılandırma sırasına girmiş durumda. Özel sektörün dış borcu yönetilemez seviyelerde. Piyasalara nefes aldıracak, daha önce olduğu gibi tıkanıklığı bir nebze de olsun açacak KGF benzeri bir enstrüman da kalmadı hükümetin elinde. 

Tüm bu olumsuzluklara karşın, 24 Haziran seçimlerinden ilk turda galip olarak çıkan Erdoğan’ın önünde önemli bir fırsat vardı. Kibri, inadı, “ben bilirim” tavırlarını bırakıp yeni bir döneme yelken açarak Türkiye’nin ve özellikle ekonominin üzerindeki baskıları azaltabilirdi. 

Ne yazık ki Erdoğan bu şansı kullanamadı. Özellikle, Berat Albayrak atamasıyla “Sultan” yakıştırmalarını haklı çıkardı. 24 Temmuz’da 100-150 baz puan faiz artırımı yapması beklenen Merkez Bankası’nın faizleri sabit tutarak Merkez Bankası Bağımsızlığının fiili olarak bittiğini savunanları haklı çıkarması da her şeyin tuzu biberi oldu. 

Son gelen haberlere göre Türkiye yine IMF’nin kapısında. 50 milyar dolar civarında bir anlaşma arandığı söyleniyor. Tabii ki böyle bir anlaşmanın ekonomik, sosyal ve politik sonuçları olacaktır. 

Açıkçası, IMF’in istediklerinden çok kamuoyunda oluşturacağı prestij kaybından dolayı Erdoğan’ın böyle bir anlaşmayı yapması oldukça zor. Yine de önündeki 4 yıl ve halkımızın unutkanlığına güvenerek bu yola çıkabilir. 

IMF anlaşması yapılsa da yapılmasa da Türkiye’nin gerçeklerle yüzleşmesi artık kaçınılmaz. 

2018-07-25, 11:47:17